Borsa İstanbul, ağustos ayını güçlü bir performansla tamamladıktan sonra eylül ayına sert bir satış dalgasıyla başladı. BIST-100 endeksi 31 Ağustos'ta yüzde 2,10 değer kaybederek 14.334 puana geriledi. Böylece ağustos ayında yaklaşık yüzde 8,8 yükselen ve yıl başından bu yana getirisi yüzde 30 seviyesine yaklaşan endekste, yeni ayın ilk işlem gününde yatırımcıların risk iştahının belirgin şekilde zayıfladığı görüldü. 1 Eylül'de de satış baskısı devam etti ve BIST-100 günü yüzde 0,73 düşüşle 14.229 puandan tamamladı.

İlk bakışta bu hareketi “Eylül geldi, borsa düştü” şeklinde yorumlamak kolay. Nitekim küresel hisse senedi piyasalarında eylül ayının tarihsel olarak zayıf bir dönem olduğu biliniyor. S&P 500, uzun vadeli verilere göre eylül aylarında ortalama olarak yaklaşık yüzde 1 civarında değer kaybediyor ve ayın pozitif kapanma oranı yüzde 45 civarında bulunuyor. Ancak mevsimsellik tek başına bir yatırım stratejisi değil. Eylülün kötü geçmesi gerektiği düşüncesi, piyasanın gerçekten kötüleştiği anlamına gelmiyor.

Üstelik bu yılki tabloyu yalnızca mevsimsellikle açıklamak oldukça güç. Çünkü küresel piyasalarda aynı anda çok daha önemli bir risk fiyatlaması yaşanıyor. ABD'de 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,80'e yaklaşırken, Japonya'nın 10 yıllık tahvil faizi yüzde 3 seviyesine çıkarak 1996'dan bu yana en yüksek düzeyine ulaştı. Uzun vadeli faizlerdeki bu yükseliş, yatırımcıların yalnızca enflasyon ve para politikasını değil, aynı zamanda kamu borçlarının sürdürülebilirliğini de yeniden sorgulamaya başladığını gösteriyor.

Türkiye açısından ise tabloyu daha karmaşık hale getiren unsur jeopolitik riskler. ABD-İran geriliminin yeniden tırmanması petrol fiyatlarını 90 doların üzerine taşırken, enerji fiyatlarındaki yükseliş küresel enflasyon beklentilerini yeniden yukarı çekiyor. Bu durum, Fed'in faiz indiriminden ziyade daha sıkı bir para politikası uygulayabileceği beklentisini güçlendiriyor. Nitekim piyasalarda Fed'in eylül toplantısında 25 baz puanlık faiz artışı ihtimali son dönemde belirgin şekilde yükseldi.

Dolayısıyla BIST'teki satışın arkasında sadece “Eylül etkisi” aramak doğru olmayacaktır. Ağustos ayında yüzde 8,8 yükselmiş, yıl başından bu yana yaklaşık yüzde 30 değer kazanmış bir piyasada kâr realizasyonu zaten normal. Ancak buna küresel tahvil faizlerindeki yükseliş, petrol fiyatlarındaki hareket ve jeopolitik riskler eklendiğinde, eylül ayının yatırımcılar açısından ağustosa göre çok daha seçici bir dönem olacağını söylemek mümkün.

İçeride gözler şimdi yarın açıklanacak ağustos enflasyonunda ve 10 Eylül'deki TCMB Para Politikası Kurulu toplantısında olacak. Temmuz ayında TÜFE aylık yüzde 1,78, yıllık yüzde 31,75 artmıştı. Piyasanın ağustos ayı beklentisi ise aylık yüzde 1,95, yıllık yüzde 31,63 seviyesinde. Dolayısıyla açıklanacak veri yalnızca manşet enflasyon açısından değil, enflasyonun ana eğilimi açısından da kritik olacak. Burada önemli bir ayrıntı var. 10 Eylül PPK toplantısı öncesinde piyasanın büyük bölümü faiz indirimi beklemiyor. Yıl sonu politika faizi beklentisi ise yüzde 35 seviyesinde korunuyor.

Eylülün bir diğer önemli başlığı ise Orta Vadeli Program olacak. 2027-2029 dönemini kapsayacak yeni OVP'nin eylül ayı içerisinde açıklanması bekleniyor. Ekonomi yönetimi program kapsamında büyüme, enflasyon, istihdam, cari denge ve dış ticaret gibi temel makro göstergeler için yeni hedefler ortaya koyacak.

Burada piyasa açısından kritik olan sadece yeni hedeflerin ne olduğu değil, hedeflerin piyasa tarafından ne kadar gerçekçi bulunduğu olacak. Örneğin daha düşük bir enflasyon hedefi açıklanırken bunun para ve maliye politikasıyla nasıl destekleneceği ortaya konulmazsa, OVP'nin piyasa üzerindeki etkisi sınırlı kalabilir. Buna karşılık dezenflasyon sürecinin devamını, mali disiplinin güçlendirilmesini ve büyümenin kademeli olarak toparlanmasını birlikte ortaya koyan daha dengeli bir program, özellikle orta vadeli yabancı yatırımcı algısı açısından pozitif karşılanabilir.

Burada reel ekonomi ile borsa arasındaki ilişkiyi de doğru okumak gerekiyor. Borsa gelecekteki kârları fiyatlar. Dolayısıyla bugün ekonomik aktivitenin zayıf olması tek başına borsanın düşmesi gerektiği anlamına gelmez. Eğer yatırımcılar önümüzdeki 6-12 ay içerisinde faizlerin düşeceğine, finansman koşullarının iyileşeceğine ve şirket kârlılıklarının toparlanacağına inanıyorsa, hisse fiyatları reel ekonomideki toparlanmadan önce hareket edebilir. Ancak bunun tersine, faiz indirimlerinin gecikeceği ve şirket kârlılığındaki toparlanmanın ötelenmeye devam edeceği düşünülürse, mevcut çarpanların yeniden sorgulanması gündeme gelebilir.

Tam da bu noktada küçük yatırımcının en büyük sınavı başlıyor: Panik mi, fırsat mı?

Borsada sert bir düşüş görüldüğünde yatırımcının ilk refleksi çoğu zaman “daha fazla düşecek” düşüncesi oluyor. Oysa yüzde 2'lik bir günlük düşüş, tek başına ne alım ne de satım sinyali. Bu nedenle eylül ayında yatırımcı için asıl mesele “borsa düşecek mi, yükselecek mi?” sorusundan ziyade “hangi riskler fiyatlanıyor ve hangi şirketler bu risklere karşı daha dayanıklı?” sorusu olmalı.

Bence eylül ayının ana yatırım teması da burada şekillenecek. Faiz indirimlerinin devam edeceğine ilişkin beklentinin korunması halinde bankacılık ve faiz hassasiyeti yüksek şirketler ön plana çıkabilir. Buna karşılık petrol fiyatlarının yüksek kalması ve jeopolitik risklerin devam etmesi enerji şirketlerini desteklerken, enerji maliyetlerine duyarlı sektörler üzerinde baskı yaratabilir. Şirket bazında ise güçlü nakit akışı, düşük borçluluk, fiyatlama gücü ve sürdürülebilir operasyonel kârlılık çok daha önemli hale gelecek.

Sonuç olarak, Eylül ayına başlarken yaşanan satışları yeni bir ayı piyasasının başlangıcı olarak görmek için henüz erken. Ancak bunu yalnızca klasik bir “Eylül düzeltmesi” olarak değerlendirmek de fazla iyimser olabilir. Çünkü bu kez mevsimsel zayıflığa küresel tahvil faizlerindeki yükseliş, petrol fiyatlarındaki artış, Fed beklentileri ve jeopolitik riskler eşlik ediyor.

Önümüzdeki birkaç haftada üç veri seti özellikle belirleyici olacak: yarın açıklanacak enflasyon, 10 Eylül'deki TCMB kararı ve 2027-2029 OVP. Bunlara ABD'deki istihdam ve enflasyon verileri ile Fed'in 15-16 Eylül toplantısı eklendiğinde, eylül ayının neden yılın en kritik dönemlerinden biri olduğu daha net görülüyor.

Dolayısıyla yatırımcı açısından mesaj basit: Panik yapmak için erken, rehavete kapılmak için ise hiç uygun bir dönem değil. Ağustos ayındaki güçlü yükselişin ardından eylül ayında piyasa daha seçici olacak. Endeksin yönünden çok, bu yönü belirleyecek faiz-enflasyon dengesi, küresel risk iştahı ve şirket kârlılıklarının sürdürülebilirliği takip edilmeli.

Çünkü borsada en zor dönemler çoğu zaman düşüşlerin yaşandığı dönemler değil; iyi ile kötünün birbirinden ayrılmaya başladığı dönemlerdir. Eylül 2026 da tam olarak böyle bir dönem olmaya aday.