Son dönemde Borsa İstanbul’a ilişkin en çok tartışılan konulardan biri yabancı yatırımcının gerçekten geri dönüp dönmediği sorusu. Özellikle endeksin zaman zaman güçlü yükselişler kaydetmesine rağmen, bu hareketin ne kadarının yabancı kaynaklı olduğu, ne kadarının yerli yatırımcı davranışıyla açıklanabileceği piyasada önemli bir ayrışma yaratıyor. Bu soruya net bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek ise aslında mümkün değil; çünkü tablo tek boyutlu değil.
Yabancı yatırımcı davranışını anlamak için ilk bakılması gereken yer takas verileridir. Takas dağılımı, piyasanın kimler tarafından yönlendirildiğine dair en somut göstergelerden biridir. Son dönem veriler, yabancıların net anlamda güçlü ve sürekli bir alım trendi içinde olmadığını, daha çok seçici ve fırsat odaklı hareket ettiğini gösteriyor. Yani geniş tabanlı bir “geri dönüşten” ziyade, belirli hisselerde pozisyon alma eğilimi öne çıkıyor. Bu da klasik anlamda bir yabancı rallisinden çok, tematik ve hikâye bazlı girişleri işaret ediyor.
Bir diğer önemli gösterge Türkiye’nin kredi risk primi yani CDS seviyeleri. ABD-İran anlaşması sonrasında 218 seviyelerine gerilese de CDS’in görece yüksek seyrini koruması, yabancı yatırımcı açısından risk algısının hâlâ tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor. Yabancı sermaye genellikle sadece getiriye değil, aynı zamanda riskin öngörülebilirliğine de bakar. CDS’in düşüş trendine girmesi kalıcı bir güven artışının sinyali olurken, dalgalı ve yüksek seviyeler “temkinli bekle-gör” yaklaşımını destekler. Bu nedenle CDS cephesindeki görünüm, yabancı girişlerin sınırlı ve seçici kalmasının temel nedenlerinden biridir.
Rezerv tarafı ise hikâyenin başka bir önemli parçasını oluşturuyor. Merkez Bankası rezervlerindeki güçlenme ve finansal istikrar algısındaki iyileşme, orta vadede yabancı yatırımcı için olumlu bir çerçeve yaratır. Ancak rezervlerin artması tek başına hızlı bir sermaye akımı yaratmaz. Burada belirleyici olan, bu iyileşmenin sürdürülebilir olup olmadığıdır. Yabancı yatırımcı, kısa vadeli iyileşmeden çok, politika sürekliliği ve öngörülebilirlik arar. Bu nedenle rezervlerdeki toparlanma önemli bir zemin oluştururken, tek başına “geri dönüş” sinyali olarak okunmaz.
Sektörel bazda bakıldığında ise yabancı yatırımcının tamamen piyasadan uzak olmadığı, ancak yoğunlaşma alanlarını değiştirdiği görülüyor. Bankacılık sektörü, likiditesi ve makroekonomik hassasiyeti nedeniyle yabancıların ilk baktığı alan olmaya devam ediyor. Bunun yanında ihracat ağırlıklı sanayi şirketleri, döviz gelirleri sayesinde daha öngörülebilir nakit akışı sunduğu için radar altında kalmayı sürdürüyor. Perakende ve seçilmiş holding yapıları ise hikâye bazlı girişlerin görülebildiği alanlar arasında yer alıyor.
Ancak burada kritik ayrım şu: Yabancı yatırımcı şu an piyasaya “toplu bir dönüş” yapmıyor, daha çok “parça parça pozisyonlanıyor”. Bu da Borsa İstanbul’daki hareketin doğasını değiştiriyor. Endeksin geneline yayılan güçlü bir yabancı alımı yerine, belirli hisselerde yoğunlaşan ve zaman zaman hızlı giriş-çıkışlarla şekillenen bir yapı oluşuyor.
Sonuç olarak yabancı yatırımcının tamamen piyasadan çıktığını söylemek de, güçlü bir geri dönüş yaptığını iddia etmek de eksik olur. Bugünkü tablo daha çok “temkinli yeniden fiyatlama süreci” olarak okunmalı. Yabancı sermaye, Türkiye hikâyesini tamamen dışlamış değil; ancak bu hikâyeye yeniden güçlü şekilde dahil olması için daha fazla öngörülebilirlik, daha düşük risk primi ve daha istikrarlı bir makro çerçeve görmek istiyor.