Son günlerde yabancı kurumların TL'de uzun pozisyonlarını kapattıklarını açıklamaları ile carry pozisyonların çözülmesi ve TL’de zayıflama beklentisini arttırıyor. Bunun üzerine bir devalüasyon söyleminin dillendirilmesi, yatırımcı davranışlarını ister istemez daha temkinli hale getiriyor.

Bu çerçevede, pozisyonlamada birkaç temel noktayı ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle, ani ve keskin bir devalüasyon senaryosu ile kademeli değer kaybı senaryosu farklı stratejiler gerektirir. Mevcut politika seti ve TCMB yaklaşımı dikkate alındığında, kısa vadede daha çok kontrollü ve kademeli bir değer kaybı olasılığını daha yüksek görüyorum.

Bu doğrultuda, döviz bazlı varlıkların portföylerde belirli bir ağırlıkta tutulması anlamlı. Özellikle USD ve kısmen EUR cinsi mevduat ya da likit enstrümanlar, kur riskine karşı doğal bir hedge sağlar.

Eurobond tarafı, hem döviz bazlı getiri hem de görece yüksek kupon gelirleri nedeniyle öne çıkıyor. Ancak burada duration riskine dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha kısa-orta vadeli eurobondların tercih edilmesi, faiz oynaklığına karşı daha dengeli bir duruş sağlayabilir.

Altın tarafı ise hem küresel belirsizlik hem de kur geçişkenliği nedeniyle portföylerde yer almaya devam edebilir. Özellikle jeopolitik risklerin sürdüğü ortamda, altın koruyucu bir enstrüman olmaya devam ediyor.

Hisse senedi tarafında ise seçici olmak gerektiğini düşünüyorum. Döviz geliri yüksek, ihracat ağırlıklı ve bilançosu güçlü şirketler kur hareketlerinden görece pozitif etkilenebilir. Buna karşın, yüksek döviz açık pozisyonu olan ve ithal girdi bağımlılığı yüksek şirketlerde ise temkinli olmak faydalı olabilir.

TL sabit getirili tarafta ise uzun vadeli pozisyon almaktansa, daha kısa vadeli ve esnek kalınmasının mevcut belirsizlik ortamında daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.

Özetle, mevcut ortamda tamamen tek bir varlık sınıfına yönelmek yerine; döviz, eurobond, altın ve seçici hisse senetlerinden oluşan dengeli bir portföy yapısının daha doğru olacağı kanaatindeyim.