Son yıllarda neredeyse her ekonomik tartışma aynı cümleyle başlıyor: “Bu teknik bir konu.” Faiz artışları zorunlu, ücretler baskılanmalı, çevre maliyetleri göz ardı edilebilir, sosyal harcamalar kısılmalı… Hepsi piyasanın gereği olarak sunuluyor. Oysa asıl soru çoğu zaman hiç sorulmuyor: Bu kararlar ahlaken ne kadar meşru? Oysa ekonomi ile ahlak arasındaki ilişki, ekonomik kararların yalnızca teknik ve sayısal değil, aynı zamanda değer yüklü olduğunu kabul eden bir çerçevede ele alınır.

Ekonomi çoğu zaman büyüme, enflasyon, faiz, bütçe dengesi gibi sayılarla, grafiklerle ve modellerle anlatılır… Ancak bu teknik görünümün arkasında çoğu zaman gözden kaçırılan daha derin bir unsur vardır: ahlak. Aslında ekonomi ile ahlak arasındaki ilişki, modern dünyada sanıldığından çok daha güçlü ve belirleyicidir. Çünkü ekonomi yalnızca kaynakların nasıl üretileceğini değil, aynı zamanda nasıl paylaşılacağını da belirler. Bu da kaçınılmaz olarak ahlaki tercihler içerir.

Ekonomi, özünde “ne olur” sorusuna cevap ararken; ahlak “ne olmalı” sorusunu sorar. Fakat bu iki alan birbirinden tamamen ayrıldığında ortaya eksik ve sorunlu bir yapı çıkar. Zira ekonomik kararlar hiçbir zaman değerlerden arınmış değildir. Vergi politikaları, sosyal harcamalar, ücret düzeyleri, faiz kararları ya da çevre düzenlemeleri teknik olduğu kadar ahlaki tercihler de içerir. Bir ekonomide verimlilik mi önceliklidir, yoksa adalet mi? Piyasa sonuçları her koşulda meşru mudur, yoksa sınırlandırılmalı mıdır? Bu soruların tamamı ahlaki bir zeminde şekillenir.

Piyasaların sağlıklı işleyebilmesi için yalnızca yasa ve yönetmelikler yeterli değildir. Güven, dürüstlük, sözleşmeye sadakat ve karşı tarafı aldatmama gibi ahlaki normlar piyasanın görünmez altyapısını oluşturur. Bu normların zayıfladığı bir ekonomide işlem maliyetleri artar, yatırım iştahı azalır ve kayıt dışılık yaygınlaşır. Adam Smith’in çoğu zaman yalnızca “görünmez el” kavramıyla hatırlanması büyük bir eksikliktir. Oysa Smith, piyasaların ancak ahlaki bir toplum yapısı içinde sürdürülebilir olabileceğini vurgulamıştır. Ahlakın aşındığı bir yerde piyasa mekanizması da zamanla bozulur.

Ekonomi ile ahlak arasındaki gerilimin en net görüldüğü alanlardan biri kâr ile toplumsal fayda arasındaki ilişkidir. Özel sektör mantığı, doğal olarak kârı maksimize etmeye yönelir. Ancak her kârlı faaliyet toplumsal açıdan faydalı değildir. Çevreyi kirleten ama yüksek getiri sağlayan yatırımlar, çalışan haklarını zayıflatarak maliyet düşüren uygulamalar ya da bilgi asimetrisiyle tüketiciyi zarara uğratan satış teknikleri bu duruma örnektir. Bu noktada ahlak, piyasanın kendiliğinden çözmekte zorlandığı alanlara sınır çizer. Devlet düzenlemeleri, kurumsal yönetişim ilkeleri ve etik standartlar bu sınırların somut karşılığıdır.

Gelir dağılımı meselesi, ekonomi–ahlak ilişkisinin en kritik başlıklarından biridir. Ekonomi büyüyebilir; ancak büyümenin kimlere yansıdığı, ahlaki bir değerlendirme gerektirir. Yüksek büyüme oranları eşliğinde artan eşitsizlik mi, yoksa daha düşük ama kapsayıcı bir büyüme mi tercih edilmelidir? Bu sorunun tek bir teknik cevabı yoktur. Toplumlar, kendi değer yargılarına göre bu dengeyi kurar. Sosyal devlet anlayışı, bu ahlaki tercihin kurumsallaşmış bir biçimidir ve piyasa sonuçlarının toplumsal adaletle uyumlu hale getirilmesini amaçlar.

Ekonomik krizler ise çoğu zaman ahlaki zaafların görünür hale geldiği dönemlerdir. Aşırı risk alma, kısa vadeli kazanç uğruna uzun vadeli istikrarın göz ardı edilmesi ve sorumluluğun başkalarına devredilmesi krizlerin ortak unsurlarıdır. 2008 küresel finans krizi, teknik hatalardan ziyade etik sorunların bir sonucu olarak da görülmektedir. Piyasa aktörlerinin “ahlaki risk” algısıyla hareket etmesi, sistemin bütününe zarar verebilecek sonuçlar doğurmuştur.

Son yıllarda ekonomi ile ahlak arasındaki bağ yeniden gündeme gelmiştir. ESG kriterleri, sürdürülebilirlik kavramı ve etik yatırım anlayışı bu arayışın modern yansımalarıdır. Yatırımcılar artık yalnızca ne kadar kâr edildiğine değil, bu kârın nasıl elde edildiğine de bakmaktadır. Çevreye duyarlı, sosyal sorumluluk bilinci yüksek ve şeffaf şekilde yönetilen şirketler piyasa tarafından giderek daha fazla ödüllendirilmektedir. Bu durum, ahlakın artık yalnızca soyut bir değer değil, ekonomik bir değişken haline geldiğini göstermektedir.

Sonuç olarak ekonomi ile ahlak arasında kopmaz bir bağ vardır. Ekonomi değerlerden bağımsız değildir; ahlak ise ekonomik faaliyetlere meşruiyet ve sürdürülebilirlik kazandırır. Ahlaktan kopmuş bir ekonomi kısa vadede büyüme yaratabilir, ancak uzun vadede güven kaybı, krizler ve toplumsal huzursuzluk üretir. Sağlıklı ve kalıcı bir ekonomik düzen için, teknik akıl ile ahlaki pusulanın birlikte çalışması kaçınılmazdır.