Siyaset ve cinsellik, toplumsal yaşamın birbirinden oldukça farklı görünen iki alanıdır. Birisi kamusal iktidarın dağılımı, kullanımı ve meşrulaştırılması, diğeri ise beden, yakınlık, arzu ve özel ilişkilerle ilişkilendirilir. Bununla birlikte her iki alan da insan davranışının bazı temel mekanizmalarını paylaşır: arzu, çekim, tanınma, güç, güven, sınır, performans, rekabet ve kaybetme korkusu. Bu kısa yazı, siyaset ile cinsellik arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak yerine, iki alan arasındaki yapısal ve psikolojik benzerlikleri siyasal sosyoloji perspektifinden incelemektedir.

Bu yazımda, Freud’un arzu ve bastırma yaklaşımı, Girard’ın taklit edilen arzu kavramı, Honneth’in tanınma mücadelesi, Weber’in iktidar ve meşruiyet yaklaşımı, Foucault’nun iktidar-beden-cinsellik çözümlemesi, Bourdieu’nün sembolik iktidar anlayışı ve Goffman’ın dramaturjik yaklaşımı üzerine kurulu Siyaset ve Cinsellik ilişkisini açıklamaya çalışacağım. Bu çerçevede, siyasetin ve cinselliğin aynı şey olmadığını, ancak her ikisinin de arzu, tanınma ve iktidar ilişkilerinin farklı toplumsal biçimleri olarak incelenebileceğini ortaya koymaya çalışacağım.

Siyaset ve Cinsellik

Siyaset, çoğunlukla iktidarın, devletin, kurumların ve kamusal kararların alanı; cinsellik ise özel hayatın, bedenin, yakınlığın ve bireysel arzunun alanı olarak düşünülür. Modern toplumların önemli ayrımlarından biri de kamusal alan ile özel alan arasındaki bu sınırdır. Ancak bu ayrım, iki alanın birbirinden bütünüyle bağımsız olduğu anlamına gelmez.

Siyasette karar veren, oy kullanan, lider seçen, iktidar isteyen, tanınmak isteyen, rekabet eden ve kaybetmekten korkan birey ile özel yaşamında seven, arzulayan, bağlanan, kıskanan, reddedilen veya reddeden birey arasında psikolojik bir kopukluk bulunmaz. Bu nedenle siyaset ile cinsellik arasındaki ilişkiyi “siyaset sekstir” gibi indirgemeci bir benzetme üzerinden değil, daha temel bir sorudan hareketle incelemek gerekir:

İnsan neden ister? Neden seçer? Neden bağlanır? Neden hükmetmek veya etkili olmak ister? Neden başkaları tarafından görülmeye, tanınmaya ve değerli bulunmaya ihtiyaç duyar? Bu sorular, bizi hem siyasetin hem de cinselliğin altında bulunan daha genel bir insan davranışı problemine götürür.

Siyaset ile cinsellik aynı şey değildir; ancak her ikisi de arzu, tanınma ve iktidarın farklı toplumsal biçimlerde ortaya çıktığı alanlardır. Bu makalenin amacı, cinselliği siyasete, siyaseti de cinselliğe indirgemek değildir. Amaç, insanın arzu eden, tanınmak isteyen ve başkalarıyla ilişkiler içinde kendisini kuran bir varlık olması üzerinden iki alan arasındaki ortak yapıları ortaya koymaktır.

Siyasetin ve Cinselliğin Ortak Zemini Olarak Arzu

Cinselliği açıklarken arzudan söz etmek neredeyse kaçınılmazdır. Ancak siyasetin de arzu olmaksızın anlaşılması güçtür. İktidar istemi bir tür arzudur. Tanınmak da bir tür arzudur. Bir grubun parçası olmak isteği de bir arzudur. Seçilmek, sevilmek, beğenilmek, saygı görmek ve etkili olmak da arzunun farklı biçimleridir. Freud’un düşüncesinde insan davranışının önemli bir bölümü bilinçdışı dürtüler, bastırma ve haz arayışıyla ilişkilidir. Freud’un yaklaşımı çağdaş psikolojinin bütününü açıklamak için yeterli kabul edilmese de, insan davranışının yalnızca bilinçli ve rasyonel çıkar hesabından ibaret olmadığını göstermesi bakımından önemini korumaktadır. Civilization and Its Discontents eserinde Freud, bireysel arzular ile toplumsal düzen arasındaki gerilimi temel bir problem olarak ele alır. Toplum, birlikte yaşayabilmek için bireysel arzuların bir bölümünü sınırlar; birey ise bu sınırlar içinde farklı doyum, aidiyet ve anlam biçimleri arar.

Siyaset de arzunun dönüştürüldüğü alanlardan birisidir ve belki de en önemli örneklerinden birisi olarak görülebilir. “Ben istiyorum” talebi, siyasal alanda “biz istiyoruz”a dönüşebilir. Bireysel güç arzusu liderlik talebine, kişisel adalet duygusu siyasal programa, aidiyet ihtiyacı kolektif kimliğe dönüşebilir. Bu kapsamda siyaset, bireysel arzuların kolektif ve kurumsal biçimlere dönüştürüldüğü alanlardan biri olarak görülebilir.

Girard: İnsan Gerçekten Kendi Arzusunu mu Arzular?

Siyaset ile cinsellik arasındaki ilişkiyi anlamak açısından René Girard’ın taklit edilen arzu yaklaşımının son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Girard’a göre insan arzusu her zaman doğrudan nesne ile özne arasındaki bir ilişki değildir. İnsan çoğu zaman başka insanların neyi arzuladığını gözlemleyerek arzularını biçimlendirir. Böylece arzu üçgen biçimini alır: özne, arzu nesnesi ve modeli oluşturan üçüncü kişi. Bu yaklaşım siyasete uygulandığında, önemli bir durum ortaya çıkar: İnsanlar yalnızca bir liderin politikalarını beğendikleri için ona yönelmeyebilirler. Başkalarının o lideri değerli bulması da liderin çekiciliğini artırabilir. Aynı durum cinsel ve romantik ilişkilerde de görülebilir. Arzu edilen kişinin başkaları tarafından da arzu edildiğinin fark edilmesi, onun değer algısını yükseltebilir. Böylece arzunun kendisi sosyal olarak çoğalabilir.

Yukarıda açıkladığım mekanizma siyasette “popülerlik”, “güçlü lider algısı” veya “kazanacak aday” imajı üzerinden çalışabilir. Cinsellikte ise çekicilik, rekabet ve kıskançlık üzerinden görülebilir. Buradaki temel nokta şudur: İnsan yalnızca bir şeyi arzulamaz; başkalarının o şeyi arzulamasından da etkilenir. Bu nedenle, arzu hiçbir zaman bütünüyle bireysel değildir. Toplumsal ilişkiler tarafından şekillendirilir.

İktidar: Siyasette Açık, Cinsellikte Mikro Düzeyde

İki alan arasındaki en güçlü ortaklıklardan birisi, iktidar istemidir. Siyasetin temel sorularından bazıları şunlardır: Kim karar verecek? Kim yönetecek? Kim temsil edecek? Kim kaynakları dağıtacak? Kim kuralları belirleyecek? Kim iktidarı sınırlayacak?

Max Weber açısından iktidar, bir toplumsal ilişkinin aktörlerinden birinin, karşı koymalara rağmen kendi iradesini gerçekleştirebilme olasılığıyla ilişkilidir. Ancak Weber açısından siyasal düzenin sürdürülebilirliği yalnızca zor kullanma kapasitesine değil, meşruiyet biçimlerine de bağlıdır. Cinsellikte ise iktidar çoğu zaman daha mikro ve kişilerarası düzeyde ortaya çıkar: Kim yaklaşacak? Kim reddedecek? Kim sınır koyacak? Kim daha fazla arzu edilecek? Kim ilişkiyi tanımlayacak? Kim ayrılma kararını verecek? Bu soruların tümü doğrudan siyasal iktidar anlamına gelmez. Ancak kişilerarası ilişkilerde güç, bağımlılık, tercih ve sınırların nasıl dağıldığını gösterir.

Burada önemli bir ayrım daha yapılmak zorundadır: Cinsel ilişkide güç bulunabilir; fakat sağlıklı cinsel ilişkinin temel etik koşulu rızadır. Siyasal iktidarda ise demokratik meşruiyet, hukuk, özgür irade, temsil ve hesap verebilirlik temel normatif ölçütlerdir. Dolayısıyla iki alanın iktidar dinamikleri karşılaştırılabilir; ancak etik ve hukuki sınırları birbirine indirgenemez.

Foucault: İktidarın Bedenle Bütünleşmesi

Michel Foucault, siyaset ile cinsellik arasındaki ilişkiyi anlamak açısından en önemli düşünürlerden birisi olarak görülmektedir. Foucault’ya göre iktidar, yalnızca devletin, polisin veya yasaların elinde bulunan bir araç değildir. İktidar, toplumsal ilişkilerin içine yayılır; bedenleri, davranışları, söylemleri, kimlikleri ve normları biçimlendiren ilişkiler ağı olarak çalışır. Cinselliğin Tarihi eserinde Foucault, modern toplumlarda cinselliğin yalnızca bastırılmadığını; aynı zamanda sürekli konuşulan, sınıflandırılan, tanımlanan ve bilgi konusu haline getirilen bir alan olduğunu ileri sürer. Bu yaklaşım, elbette siyasete de uygulanabilir. Çünkü siyaset, yalnızca “Kim iktidardır?” sorusundan ibaret değildir. Siyaset, aynı zamanda kimin normal olduğuna kim karar veriyor? Kimin makbul yurttaş olduğuna kim karar veriyor? Hangi davranış meşru, hangisi gayrimeşru kabul ediliyor? Toplumun korkuları ve arzuları nasıl tanımlanıyor? Bütün bu sorunların yanıtlarını da siyaset vermektedir. Foucault’nun çok önemsediğim katkısı da bu noktada ortaya çıkmaktadır: “İktidar yalnızca yasaklamaz, üretir.” İktidar belirli kimlikleri, normları, söylemleri ve davranış biçimlerini görünür ve meşru hale getirirken bazılarını dışarıda bırakabilir. Dolayısıyla beden ve cinsellik, siyasetin dışında kalan tamamen özel alanlar olarak düşünülemez. Aynı şekilde siyaset de yalnızca devlet kurumlarından ibaret değildir.

Siyasetçinin sahip olması gereken özelliklerden birisi de karizmadır. Cinsellikte bunun tam karşılığı çekicilik değildir, ancak ikisi arasında önemli benzerlikler kurulabilir. Her ikisinde de kişinin diğer insanlar üzerinde yalnızca rasyonel argümanlarla açıklanamayan bir etki yaratılabilmesi söz konusudur. Max Weber’in “karizmatik otorite” kavramında, liderin etkisi yalnızca makamından kaynaklanmaz. Weber’in karizmatik otorite kavramında otorite sahibinin izleyicileri, otoritenin olağanüstü niteliklere sahip olduğuna inanırlar. Cinsel çekicilik de yalnızca fiziksel görünüşten oluşmaz. Ses tonu, beden dili, özgüven, mizah, sosyal beceri, statü, zekâ ve kişinin kendisini sunma biçimi çekiciliği etkileyebilir. Ancak bu benzerlik iki kavramın özdeş olduğu anlamına gelmez.

Karizma, siyasal otoritenin belirli bir meşruiyet biçimidir. Çekicilik ise kişilerarası arzunun bileşenlerinden biridir. Her ikisinin de ortak bir yönü vardır: İnsanlar yalnızca söylenen veya yapılan şeye değil, onu yapan kişiye de görünür tepkiler verirler. Bu durum, siyasetin neden yalnızca programlar üzerinden açıklanamayacağını anlamaya da yardımcı olur.

Performans: Siyasetçinin Sahnesi ve Bireyin Sosyal Benliği

Erving Goffman’ın dramaturjik yaklaşımı, sosyal yaşamı bir tür sahne olarak ele alır. İnsanlar farklı sosyal ortamlarda kendilerini farklı biçimlerde sunarlar. Siyaset bunun en açık örneklerinden birisi olarak görülebilir. Siyasetçi açısından siyasal bir toplantıda ya da mitingde başka, televizyonda başka, Mecliste başka, özel görüşmede başka, aile ortamında başka bir siyasal persona ortaya çıkabilir. Siyasetçi yalnızca politika üretmez; aynı zamanda kendisini kitleye sunmaktadır. Cinsellikte ve romantik ilişkilerde de birey kendisini karşısındaki kişiye belirli biçimlerde sunar. Çekici görünmek, güven vermek, güçlü veya hassas görünmek, mesafe koymak veya yakınlık göstermek birer sosyal performans biçimi olabilir. Ancak performans, mutlaka sahtekârlık anlamına gelmez. İnsan sosyal yaşamın her alanında kendisinin farklı yönlerini öne çıkarabilir. Dolayısıyla siyasal performans ile romantik performans arasında özdeşlik değil, benlik sunumunun bağlama göre değişmesi bakımından bir benzerlik bulunmaktadır.

Siyaset ile cinsellik arasındaki en derin ortaklıklardan birisi, “tanınma ihtiyacı” olarak ortaya çıkar. İnsan yalnızca iktidar istemez. Görülmek, değerli bulunmak, önemsenmek ve başkasının gözünde anlam taşımak ister. Bu noktada, Axel Honneth’in “tanınma mücadelesi” yaklaşımı önem kazanır. Honneth’e göre, bireyin sağlıklı bir toplumsal benlik geliştirebilmesi, sevgi, haklar ve toplumsal değer gibi farklı tanınma biçimleriyle yakından ilişkilidir. Bu yaklaşım, siyasetin neden yalnızca maddi çıkarlarla açıklanamayacağını göstermektedir.

Bir siyasal hareket yalnızca ekonomik vaatler sunmaz. Aynı zamanda insanlara “siz değerlisiniz”, “siz görünmez değilsiniz”, “siz bu toplumun gerçek sahibisiniz”, “sizin kimliğiniz ve onurunuz tanınıyor ve değerli bulunuyor” mesajlarını verebilir. Benzer şekilde, romantik ilişkilerde sevilmek ve arzu edilmek, kişinin kendilik algısında tanınma duygusu yaratabilir. Burada siyasetten ve cinsellikten daha geniş bir insanlık sorununa ulaşırız: İnsan, kendisini başkalarının gözünde tanıyarak kendisini kuran toplumsal bir varlıktır.

Kıskançlık, Rekabet ve Kıtlık

Siyasette iktidar sınırlıdır. Bir seçimi herkes kazanamaz. Bir makam aynı anda iki kişinin olamaz. Bu nedenle siyaset, yapısal olarak rekabet üretir. Cinsel ve romantik ilişkilerde de belirli koşullarda rekabet ortaya çıkar. Statü, çekicilik, sosyal çevre ve partner seçimi gibi alanlarda bireyler birbirlerini değerlendirebilir ve birbirleriyle rekabet edebilir. Ancak insan ilişkilerini yalnızca rekabet üzerinden açıklamak yanlış olur. Sevgi, dayanışma, bağlılık, empati ve karşılıklılık da insan ilişkilerinin temel bileşenleridir. Aynı durum demokratik siyaset için de geçerlidir. Demokratik siyaset yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda uzlaşma ve ortak yaşam üretme mekanizmasıdır.

İktidar sahibi olmak kadar onu kaybetme korkusu da siyasetin önemli psikolojik dinamiklerinden biridir. Bir lider yalnızca kazanmak istemez, çoğu zaman kazandığı konumu korumak ister. Bu durum, iktidarın kendisini koruma refleksini güçlendirebilir. Benzer biçimde özel ilişkilerde sevilen veya arzulanan kişiyi kaybetme korkusu kıskançlık, sahiplenme veya kontrol davranışlarına dönüşebilir. Burada iki alan arasında önemli bir ortaklık ortaya çıkar: Arzu, kaybetme korkusuyla birleştiğinde kontrol isteğine dönüşebilir. Ancak bu dönüşüm tehlikeli olabilir. Cinsellikte kontrol rızanın yerini aldığında ilişki etik ve hukuki açıdan sorunlu hale gelir. Siyasette ise iktidarı koruma isteği demokratik rekabeti ortadan kaldırmaya başladığında otoriterleşme eğilimleri güçlenebilir. Dolayısıyla her iki alanda da şu soru önem kazanır: İktidar, ilişkiyi sürdüren bir araç olmaktan çıkıp ilişkiyi kontrol eden bir amaca mı dönüşmektedir?

Pierre Bourdieu’nün yaklaşımı, çekiciliği ve saygınlığı yalnızca bireysel özelliklerle açıklamaktan kaçınmamızı sağlar. İnsanların “güzel”, “saygın”, “başarılı”, “güçlü”, “sofistike” veya “makbul” olarak görülmesi, toplumsal olarak üretilen değer sistemleriyle ilişkilidir. Bourdieu’nün sembolik iktidar yaklaşımında toplumsal düzen yalnızca fiziksel veya ekonomik güçle kurulmaz; insanların belirli ayrımları doğal ve meşru kabul etmesiyle de yeniden üretilir. Bu bakış siyasete uygulandığında şunu görüyoruz: Bir liderin “güçlü”, “devlet adamı”, “halktan”, “elit”, “erkeksi”, “karizmatik” veya “güvenilir” olarak algılanması, yalnızca liderin kişisel özelliklerinden kaynaklanmaz. Toplumun kültürel kodları da bu algıyı üretir. Aynı durum cinsel çekicilik için de geçerlidir. Bu nedenle, siyasette ve özel ilişkilerde çekicilik ve değer, kısmen toplumsal olarak üretilmiş sembolik sermaye biçiminde değerlendirilebilir.

Rıza ve Meşruiyet: Benzerliğin Sınırı

Siyaset ile cinsellik arasındaki karşılaştırmanın en önemli sınırı vardır: Rıza ve Meşruiyet Cinsellikte temel etik ilke, “rıza”dır. Siyasal iktidarda ise temel normatif sorunlardan birisi olarak “meşruiyet” vardır. Rıza ve meşruiyet, aynı anlamı içeren kavramlar değildir. Bununla birlikte, her ikisi de bir ilişkinin yalnızca çıplak güç kullanımıyla sürdürülemeyeceğini göstermeleri bakımından karşılaştırılabilir.

Bir kişi diğerini fiziksel veya psikolojik zorlamayla cinsel ilişkiye sokabilir; ancak bu durum rızaya dayalı sağlıklı bir ilişki oluşturmaz. Benzer şekilde bir hükümet zor kullanarak iktidarını sürdürebilir; ancak yalnızca zor kullanabilmesi, onun demokratik anlamda meşru olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla, Güç ile meşruiyet aynı şey değildir. Cinsellik açısından ise temel ilke daha açık biçimde ifade edilebilir: Çekim ilişkiyi başlatabilir; rıza ilişkiyi meşru kılar.

Arzunun Yönetilmesi

Modern siyaset, seçmenin yalnızca düşüncelerine değil, duygularına da hitap eder. Korku, umut, öfke, gurur, aşağılanma, aidiyet, gelecek beklentisi ve kaybetme korkusu siyasal iletişimin güçlü araçlarıdır. Benzer biçimde kişilerarası ilişkilerde de insanların duygularını ve beklentilerini yönlendirmeye yönelik davranışlar görülebilir. Ancak burada kritik ayrım ikna ile manipülasyon arasındadır.

İkna, karşı tarafın özgür değerlendirmesine alan bırakır. Manipülasyon ise kişinin karar verme kapasitesini çoğu zaman görünmez biçimde yönlendirmeye çalışır. Bu ayrım demokratik siyaset açısından özellikle önemlidir. Çünkü demokrat yurttaş yalnızca ikna edilen değil, özgürce değerlendirme yapabilen ve karar verebilen bireydir. Bu nedenle, demokratik siyaset açısından sorun, yalnızca insanların neyi arzuladığı değildir. Asıl konu, “arzularımızı kim, nasıl ve hangi araçlarla biçimlendiriyor?” sorusunun yanıtıdır. Bu soru, Foucault’nun iktidar anlayışı ile çağdaş siyasal iletişim çalışmalarını birbirine bağlayan önemli bir noktadır.

“Arzu Ekonomisi” Kavramı

Buraya kadar yapılan çözümleme, daha genel bir kavram üzerinde düşünmemize olanak sağlar: Arzu Ekonomisi

Ekonomi denildiğinde çoğunlukla kıt kaynakların üretimi, dağıtımı ve paylaşımı anlaşılır. Oysa insanların mücadele ettiği kaynaklar, yalnızca maddi kaynaklar değildir. İnsanlar aynı zamanda ilgi, sevgi, saygı, tanınma, statü, prestij, güven, aidiyet, onur, görünürlük ve iktidar için mücadele ederler. Bu kaynakların önemli bir bölümü de sınırlıdır. Herkes aynı anda en güçlü, en saygın, en etkili veya en görünür kişi olamaz. Bu nedenle toplumsal yaşamın önemli bir bölümü; arzuların dağıtılması, düzenlenmesi ve meşrulaştırılması üzerine kuruludur.

Arzu ekonomisi, bireylerin ve grupların maddi kaynakların yanı sıra tanınma, statü, aidiyet, sevgi, saygı, güvenlik ve iktidar gibi sembolik ve ilişkisel kaynaklar için mücadele ettikleri toplumsal dağıtım düzenidir. Bu kavram, siyaseti yalnızca ekonomik çıkarların dağıtımı olarak görmekten daha geniş bir perspektif sunmaktadır.

Siyaset, arzuların kamusal ve kurumsal örgütlenme biçimlerinden biridir. Cinsellik ise arzunun özel ve kişilerarası biçimlerinden birisi olarak tanımlanabilir. Ancak arzu ekonomisi, yalnızca siyaset ve cinsellikle sınırlı değildir. Din, spor, sanat, eğitim, medya, sosyal medya ve kültür de insanların tanınma, aidiyet ve statü arzularının örgütlendiği alanlardır. Bu çerçevede arzu ekonomisi, toplumsal yaşamın geniş bir bölümünü açıklamak için kullanılabilecek bir analitik çerçeve olarak düşünülebilir.

Türkiye’de Siyaset: Arzu, Tanınma ve Liderlik

Yukarıda açıkladığım teorik çerçevenin Türkiye siyaseti açısından da açıklayıcı sonuçları bulunmaktadır. Türkiye’de siyasal liderlik, zaman zaman yalnızca programlar ve politikalar üzerinden değil, liderlerin kişilikleri, temsil ettikleri kimlikler ve toplumda yarattıkları duygusal karşılıklar üzerinden de değerlendirilebilmektedir.

“Güçlü mü?”, “Halktan mı?”, “Karizmatik mi?”, “Devleti yönetebilir mi?”, “Rakiplerine karşı üstünlük sağlayabilir mi?” gibi sorular, siyasal tercihlerin yalnızca programatik boyutlarla sınırlı olmadığını göstermektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Türk seçmeninin irrasyonel olduğu gibi bir varsayım değildir. Tam tersine, seçmen davranışının ekonomik çıkarlar, ideoloji, kimlik, parti bağlılığı, lider imajı, güven, korku ve gelecek beklentisi gibi birçok faktörün bileşimi olarak değerlendirilmesi gerekir.

Özellikle lider merkezli siyasetlerde seçmen ile lider arasındaki ilişki yalnızca temsil ilişkisi olmaktan çıkabilir. Bir tür psikolojik aidiyet yaratabilir. Seçmen bazen “Benim düşüncemi temsil ediyor mu?” sorusundan önce, “Benim kimliğimi ya da kim olduğumu olduğumu temsil ediyor mu?” sorusuna yanıt arayabilir. Bu aşamada siyaset, bir politika tercihinden çıkarak kimlik ilişkisine dönüşür.

Kimlik siyaseti güçlendikçe rakipler yalnızca “farklı düşünen kişi” olmaktan çıkıp kişinin kendi kimliğine yönelik bir tehdit olarak algılanabilir. Böylece siyasal rekabetin duygusal yoğunluğu da artar. Bu durum, Türkiye’ye yalnızca özgü bir olgu değildir. Ne var ki, Türkiye gibi siyasal kutuplaşmanın güçlü olduğu toplumlarda liderlik, kimlik ve aidiyet ilişkilerinin siyasal davranış üzerindeki etkisinin ayrıca incelenmesi gerekir.

Arzu ekonomisi açısından en önemli siyasal sorunlardan birisi, iktidarın bir araç olmaktan çıkıp “başlı başına bir arzu nesnesine dönüşmesidir.” Demokratik siyasette iktidarın amacı kamu yararı üretmek, toplumsal talepleri temsil etmek ve ortak yaşamı düzenlemektir. Fakat iktidarlar, kendi başına değer haline geldiğinde siyasal aktörün temel amacı değişebilir. Bu noktada temel soru, “Ne yapacağım?” olmaktan çıkarak “Nasıl iktidarda kalacağım?” sorusuna dönüşmektedir. Bu noktada iktidarı kaybetme korkusu, demokratik rekabetin sınırlarını zorlayabilir, siyasi rakip düşmanlaştırılabilir, eleştirel düşünce tehdit olarak görülebilir, medya kontrol edilmek istenebilir, kurumsal denetim mekanizmaları engel olarak algılanabilir ve siyasal iletişim, yurttaşı ikna etmekten çok onu yönetmeye yönelebilir. Dolayısıyla demokratik sistemlerin temel sorunu, yalnızca iktidara kimin geldiği değil, iktidar sahibi olan kişinin iktidar arzusunu hangi kurumların sınırladığı noktasına taşıyabilir. Bu nedenle güçler ayrılığı, hukuk devleti, bağımsız yargı, özgür basın ve düzenli seçimler, yalnızca teknik demokratik mekanizmalar olmaktan çıkar ve aynı zamanda iktidar arzusunu sınırlayan kurumsal düzenekler noktasına gelir.

Siyasetin de Cinselliğin de Ötesinde İnsan

Siyaset ile cinsellik arasında kurulabilecek en verimli ilişki, ikisini birbirine indirgemek değildir. Asıl konu, her ikisinin de insan davranışının bazı temel özelliklerini görünür kılmasıdır. İnsan ister, seçer, seçilmek ister, tanınmak ve etkili olmak ister, en önemlisi de sevilmek ister. İnsan bazen kaybetmekten korkar. İnsanlar sahip olduğu şeyi korumak için onu elde etmekten daha fazla enerji harcayabilir. Nihayetinde insan, çoğu zaman kendi arzularını bile başkalarının arzularından bağımsız biçimde oluşturamaz. Freud, arzunun ve bastırmanın insan davranışındaki önemini; Girard, arzunun taklit yoluyla şekillenebileceğini; Honneth, tanınmanın insanın benlik ve toplum ilişkisi açısından önemini; Weber, iktidarın ve meşruiyetin yapısını; Foucault, iktidarın beden, söylem ve cinsellik üzerindeki etkisini; Bourdieu, sembolik iktidarın toplumsal algıları nasıl biçimlendirdiğini; Goffman ise insanların sosyal dünyada kendilerini nasıl sunduklarını açıklamışlardır. Bu düşüncelerin kesiştiği noktada daha geniş bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Siyaset, yalnızca bir iktidar mücadelesi değildir. Aynı biçimde, cnsellik de yalnızca bedensel bir ilişki değildir. Her ikisi de insanın kendisini başkalarıyla ilişki içinde kurma biçimleridir. Ancak, bu benzerliklerin sınırları bulunmaktadır. Cinsellikte temel etik sınır, “rıza”dır. Demokratik siyasette temel normatif sınır ise “meşruiyet” ve “özgür yurttaş iradesi”dir. Bu nedenle, arzu, iktidarı açıklayabilir. fakat iktidarı meşru kılmaz. Ayrıca, çekicilik bir ilişkiyi başlatabilir; fakat onu sağlıklı kılan rıza, karşılıklılık ve özgürlüktür.

Bütün bu tartışmanın sonunda şu sonuca ulaşabiliriz: Siyaset ile cinselliğin ortak noktası seks değil, arzudur. Fakat arzu, tek başına toplumsal düzen yaratamaz. Arzu, tanınma ihtiyacıyla birleştiğinde kimlikler üretir. Kimlikler ise iktidarla birleştiğinde siyasal mücadele doğar. İktidar meşruiyetle sınırlandığında demokratik düzen ortaya çıkar. İktidar sınırlarını kaybettiğinde ise tahakküm başlar. Bu nedenle, siyasetin en temel sorusu, “Kim iktidarda?” değildir. Asıl soru şudur: İktidarı isteyen insan, iktidara sahip olduğunda kendi arzusunu hangi sınırlar içinde tutabilir? Çünkü insan yalnızca iktidar istemez. İktidar aracılığıyla görülmek, tanınmak, değerli olmak ve başkaları üzerinde etkili olmak ister. Bu nedenle, arzu siyasetin kaynağı, iktidar ise onun örgütlenme biçimi olup meşruiyet ise iktidarın sınırıdır.

Kaynakça

Bourdieu, P. (1984). Distinction: A social critique of the judgement of taste. Harvard University Press.

Bourdieu, P. (2001). Masculine domination (R. Nice, Trans.). Stanford University Press. (Original work published 1998).

Foucault, M. (1978). The history of sexuality: Volume 1: An introduction (R. Hurley, Trans.). Pantheon Books. (Original work published 1976).

Freud, S. (1930). Civilization and its discontents. Internationaler Psychoanalytischer Verlag.

Girard, R. (1966). Deceit, desire, and the novel: Self and other in literary structure (Y. Freccero, Trans.). Johns Hopkins University Press. (Original work published 1961).

Goffman, E. (1959). The presentation of self in everyday life. Doubleday.

Honneth, A. (1995). The struggle for recognition: The moral grammar of social conflicts (J. Anderson, Trans.). MIT Press. (Original work published 1992).

Weber, M. (1946). From Max Weber: Essays in sociology (H. H. Gerth & C. Wright Mills, Eds.). Oxford University Press.

Weber, M. (1978). Economy and society: An outline of interpretive sociology (G. Roth & C. Wittich, Eds.). University of California Press. (Original work published 1922).

uygun üzerinde yazı olmayan görsel ver 1280x720 olsun