Yazının Özeti:
Bugünün enflasyonu artık yalnızca para arzıyla açıklanamıyor. Savaşlar, enerji krizleri, tedarik zinciri sorunları ve jeopolitik gerilimler maliyetleri artırarak enflasyonu besliyor.
Rezerv para sahibi ülkeler para basmanın etkisini küresel sisteme yayabilirken, gelişmekte olan ülkelerde para arzı doğrudan iç talep ve enflasyon yaratıyor. Bu nedenle gelişmekte olan ekonomiler hem maliyet hem talep enflasyonunu aynı anda yaşıyor.
Türkiye’de enflasyonla mücadelede faiz politikası gerekli olsa da tek başına yeterli değil. Kalıcı çözüm için üretim, enerji, hukuk, güven ve yapısal reform alanlarında iyileşme gerekiyor.
Friedman’ın Dünyası
Bugünün dünyasında enflasyon artık yalnızca merkez bankalarının para arzını artırmasıyla açıklanabilecek bir olgu değil. Friedman’ın dünyasında enflasyonla mücadele büyük ölçüde parasal araçlarla yürütülüyordu. Faiz artırımları, para arzının kontrol altına alınması, zorunlu karşılık oranlarının yükseltilmesi ve kredi genişlemesini sınırlayan önlemler çoğu zaman enflasyonu denetim altına almaya yetiyordu.
Oysa bugün savaşlar, enerji krizleri, kırılan tedarik zincirleri ve jeopolitik gerilimler, Friedman’ın “parasal enflasyon” dünyasını neredeyse romantik bir döneme dönüştürmüş durumda.
Talep Enflasyonundan Maliyet Enflasyonuna
Geçmişte de bazı istisnalar vardı. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok ülkede arz kıtlıkları yaşandı ve bu durum maliyet enflasyonunu ortaya çıkardı. Benzer şekilde 1970’lerin petrol krizi, enerji maliyetlerini dramatik biçimde artırarak özellikle petrol ithal eden ülkelerde ciddi bir maliyet enflasyonu yarattı.
2008 küresel krizi finans sisteminde büyük kırılmalar yaratırken, üretim ve ticaret kanallarında da ciddi bozulmalara yol açtı. 2020’de başlayan Covid pandemisi ise bu kırılgan yapıyı daha da derinleştirerek küresel tedarik zincirlerini bozdu ve üretim maliyetlerini yükseltti.
Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’nın Rus doğalgazından uzaklaşması ve daha pahalı enerji kaynaklarına yönelmesi, üretim maliyetlerini yeniden yukarı çekti. ABD’nin özellikle Trump döneminde başlattığı gümrük tarifeleri politikası da küresel üretim maliyetlerini artıran başka bir faktör oldu.
Son dönemde ise jeopolitik riskler enerji fiyatlarını yeniden belirleyici hale getirdi. Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gerilimler petrol fiyatlarını ciddi biçimde yukarı taşıdı. Petrol fiyatlarının yükselmesi yalnızca enerji maliyetlerini değil, üretimden taşımacılığa kadar bütün ekonomik zinciri etkileyen yeni bir enflasyon dalgası yarattı.
Bugünün enflasyonu artık yalnızca parasal olgularla açıklanabilecek kadar basit değil.
Rezerv Para Ayrıcalığı ve Yeni Dengesizlik
Küreselleşme ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesiyle birlikte enflasyon dinamikleri daha da değişti.
ABD başta olmak üzere rezerv para sahibi ülkeler, 2008 küresel krizinden sonra tarihte görülmemiş ölçüde para bastılar. Klasik teoriye göre bunun çok yüksek enflasyon yaratması gerekirdi. Ancak beklenen olmadı. Enflasyon uzun süre görece düşük kaldı.
Bu durum bazı çevreleri “para arzı artışı enflasyon yaratmaz” düşüncesine kadar götürdü ve modern para teorisi yeniden popüler hale geldi.
Ancak burada gözden kaçan önemli bir nokta vardı: Bu mekanizma esas olarak rezerv para sahibi ülkeler için çalışıyordu. Çünkü bu ülkelerde yaratılan likidite, çoğu zaman içeride tüketim patlaması yaratmak yerine küresel finans sistemine yayıldı. Düşük faizli kaynaklar yatırım fonları aracılığıyla daha yüksek getiri sunan gelişmekte olan ülkelere yöneldi. Böylece gelişmiş ülkelerde yaratılan para, enflasyon baskısının önemli bir kısmını dışarı ihraç etmiş oldu.
Başka bir ifadeyle rezerv para sahibi ülkeler, parasal genişlemenin maliyetini küresel sisteme yayabilme avantajına sahipti.
Gelişmekte Olan Ülkelerin Çifte Sorunu
Aynı durum gelişmekte olan ülkeler için geçerli değil.
Rezerv para sahibi olmayan ekonomiler, üretim kapasitesini aşacak ölçüde para bastıklarında bu para dış dünyaya yayılamıyor; doğrudan iç talebe dönüşüyor. Bu da klasik talep enflasyonunu yaratıyor.
Dolayısıyla bugün gelişmiş ülkeler çoğunlukla maliyet enflasyonuyla mücadele ederken, gelişmekte olan ülkeler hem maliyet hem de talep enflasyonunu aynı anda yaşamak zorunda kalıyor.
Üstelik buna bir de beklenti yönetimi sorunu ekleniyor. Jeopolitik risklerin, savaşların, enerji krizlerinin ve küresel belirsizliklerin arttığı bir dünyada ekonomik aktörlerin beklentileri çok daha hızlı bozuluyor. Bu da enflasyonu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda beklentiler ve güven üzerinden çalışan psikolojik bir meseleye dönüştürüyor.
Türkiye İçin Çıkarılması Gereken Ders
Bütün bu gelişmeler bize ekonomi teorisinin artık her ülke için aynı şekilde çalışmadığını gösteriyor. Eskiden evrensel kabul edilen bazı yaklaşımlar bugün ülkelere göre farklı sonuçlar üretebiliyor.
Türkiye açısından bakıldığında bu durum oldukça önemli, çünkü Türkiye’nin enflasyon sorununu yalnızca faiz artırımlarıyla çözmek mümkün görünmüyor. Para politikası elbette gerekli; ancak tek başına yeterli değil.
Kalıcı çözüm için: Üretim yapısının güçlendirilmesi, enerji bağımlılığının azaltılması, hukuki ve kurumsal güvenin artırılması, verimlilik artışı sağlayacak yapısal reformların hayata geçirilmesi ve en önemlisi ekonomik beklentilerin yeniden düzeltilmesi gerekiyor.
Artık enflasyon; yalnızca merkez bankalarının değil, jeopolitiğin, enerji piyasalarının, küresel tedarik zincirlerinin ve siyasi güven ortamının birlikte belirlediği çok katmanlı, klasik para politikalarıyla tek başına çözülemeyecek yeni bir ekonomik sorun alanına dönüşmüş durumda.
• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.




