Önce küçük fotoğraf… TÜİK’in dün açıkladığı veriler sanayi üretiminin haziran ayında takvim etkisinden arındırılmış hesaplamayla geçen yıla kıyasla yüzde 1,4 gerilediğini ortaya koydu. Haziran ayı üretimi mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış hesaplamaya göre ise bir önceki ayda gerçekleşen üretimin yalnızca yüzde 0,1 üstüne çıktı.

Biraz daha geniş bir zaman dilimi… Sanayi üretim endeksi bu yılın ilk altı ayının ortalamasında 106,6 oldu. 2021 yılı 100 kabul edilerek oluşturulan endeks geçen yılın ilk yarısında 106 düzeyindeydi. Yani sanayi üretimi altı aylık dönemler itibarıyla bu yıl geçen yılın yüzde 0,6 üzerinde gerçekleşti.

Daha büyük fotoğraf… Sanayi üretimi 2022’nin ilk yarısında endeks bazında 102,2 düzeyindeydi. Aradan dört yıl geçti ve üretimde kaydedilen artış yüzde 4,3 oldu. 2026 ile niye 2023’ü değil de 2022’yi kıyasladığım merak edilebilir. Söyleyeyim; 2023’ün ilk yarısı seçimler dolayısıyla ekonomi politikasının, özellikle de faiz ve kurun çok baskı altında tutulduğu ve herhangi bir kıyaslama için baz alınmayacak uç bir dönemdi. Gerekçem bu.

2022’den 2026’ya kadar geçen dört yıl ve ilk yarılar itibarıyla yüzde 4,3’lük sanayi üretimi büyümesi.

Bu oran, her yıl için ortalama yüzde 1 büyüme demek.

Üstelik genele yayılmadı

Kaldı ki son dönemde imalat sanayi ve toplam büyümeyi yukarı çekenin yüksek teknolojili çok spesifik ürünler olduğu ortada. Bu ürünler hariç tutularak bir hesaplama yapılsa belki de bu dört yılda hiç artış bile görülmez.

Dolayısıyla herhangi bir ayda hızlı bir üretim artışı sağlansa bile o küçük fotoğrafa takılıp kalmanın alemi yok.

Takılıp kalanlar, orada kalmayı tercih edenler tabii ki var ama onlarınki biraz çaresizlik. Gerçeğin ne olduğunu, üretimin aslında hangi düzeylere çıkması gerektiğini bilmediklerinden mi, tabii ki değil, o düzeylere çıkılmasını sağlayabilecek adımlar atamadıkları için mevcut ve önemsiz sayılması gereken hareketleri büyük gelişmeler olarak lanse etmeye çalışıyorlar, hepsi bu.

Ama güneş balçıkla sıvanmıyor. Sonuç ortada, sanayi üretimi yıllardır adeta yerinde sayıyor. Türkiye son dört yılda yıllık ortalama yüzde 1’lik bir üretim artışı sağlayabilmiş, üstelik o da belli sektörlerin üretiminde kaydedilen hızlı artıştan kaynaklanmış, yani genele yayılan bir iyileşme de yok.

Sanayi üretimindeki bu performansla işimiz zor, diye düşünülmesi, bu durumun üzerinde kafa yorulması gerekiyor ama sıra ekonomiye ve ekonomik sorunlara gelirse…

Ama gelir gelir; sandık yaklaşsın, bakın nasıl gelir!

Bu getiriye bu tasarruf çok bile!

Finansal yatırım araçlarının son bir yıllık dönemi kapsayan enflasyondan arındırılmış reel getiri oranları bunu söyletiyor:

"Bu getiriye bu tasarruf çok bile!"

Bir ay gibi kısa dönemli getiri ya da kayıp oranları çok önemli değil. Bir ayda genel eğilimi yansıtmayan hareketler görülebilir. Örneğin temmuz ayında olduğu gibi.

Temmuzda mevduat faizinin TÜFE'den arındırılmış reel getirisi yüzde 1,29, devlet iç borçlanma senedinin getirisi ise yüzde 0,89 düzeyinde. Mevduatın getirisinin brüt olduğunu, bundan stopaj kesintisi yapılacağını da unutmamak gerek.

Önemli olan ara dönemler de değil; üç ve altı aylık getirilerin de pek önemi yok. Son bir yılda ne olmuş, ona bakmalı.

Türkiye'de ağırlıklı olarak 32 gün vade ile döndürülen mevduatın bir yıldaki getirisi sıfır bile değil, negatif.

Mevduat bir yılda yüzde 1,28 kaybettirmiş. Faiz gelirinden stopaj düşüldüğünde negatif olan bu oran daha da büyüyecek.

Döviz de döviz, diyenler son yılda dolar tutuyorlarsa yüzde 11,16, euroyu tercih ediyorlarsa yüzde 13,15 zarara uğramış.

Son bir yılın en çok kazandıranı savaş dönemindeki kayba rağmen yüzde 8 ile külçe altın.

Borsa yüzde 2,73 ile ikinci sırada, üçüncü sıradaki devlet iç borçlanma senedi de yüzde 1,16 getiri sağlamış.

Aa Haber 11082026

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com