Ekonomi yönetiminin açıklanan enflasyon hedefin uzağına düştükçe mazeret bulmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Hoş olmadığı gibi ekonomi politikasına duyulan güveni azaltıyor. Ortaokuldayken öğretmen verdiği ödevi yapmayan öğrencilere neden yapmadıklarını sorduğunda, verilen cevap genellikle “elektrikler kesildi ve hatta sular akmadı” şeklindeydi. O zaman eğleniyorduk ama konu enflasyon olunca ve emekliler ile asgari ücretlilerin çoğu açlık sınırının altında gelir elde ediyorken bu tür mazeretler hiç hoş olmuyor.

Ortada yalın bir gerçek var. Yüzde 4,84 olan ocak ayı enflasyonu hedefin yüzde 16, hedefin üst sınırının ise yüzde 19 olduğu bir ülke için çok ama çok yüksek. Çekirdek enflasyon göstergeleri de benzer biçimde çok sevimsiz. B göstergesi yüzde 4,2, C göstergesi ise yüzde 4,6 oranında aylık fiyat artışına işaret ediyor. Mevsim hareketlerinden arınmış enflasyon bu satırları yazdığımda henüz açıklanmamıştı. İlk tahminler yüzde 2’nin üzerinde kalacağı yönünde. 2024’ün ikinci yarısının ortalaması yüzde 2,17, son üç ayının ortalaması ise yüzde 1,73 idi. Hem o geçmiş değerler hem de Ocak için açıklanacak değer yüksek değerler.

Seçim ekonomisine geçildiğinde iş dünyasının şikayetleri kesilecek

Enflasyon, büyük ihtimalle 2026 sonunda yüzde 25 civarında bir yerde gerçekleşecek. Bundan ne kadar sapacağı artık daha çok dışsal koşullara bağlı olacak. Özellikle Brent petrol fiyatının nasıl gelişeceği belirleyici. Ayrıca Mart 2025’tekine benzer bir siyasi gelişme yaşanırsa döviz kuruna yukarıya doğru baskı olması kesin. Bu baskının enflasyona yansıma derecesi ise Merkez Bankası’nın ne kadar rezerv eriterek ve faiz artırarak bu yansımayı önlemeye çalışacağına bağlı.

Mayıs 2028’de seçim var. Demek ki 2027’in en azından ikinci yarısında seçim ekonomisi sahne alacak. Yakın geçmişteki seçim ekonomisi uygulamaları dikkate alındığında, yakın gelecekte enflasyonu düşürme programının rafa kalkması söz konusu olacak. Bu durumda, yüzde 20’nin üzerinde bir enflasyonla ‘rasyonele dönüş’ programı ‘macerası’ bitecek. Seçim ekonomisine geçildiğinde iş kesiminden gelen şikâyetler sona erecek. Bol ve düşük maliyetli kredi peşinde koşuşturmakla meşgul olacaklar.

Aslında makroekonomik istikrar açısından temel sorun da bu. Seçim ekonomisi ya da seçim yaklaşmasa da sonuçları itibariyle seçim ekonomisini aratmayan “faizi düşürüp, yerli paraya değer kaybettirerek ihracatı artırma” macerasına ses çıkarmayınca, ardından gelen ve şikâyetleri gökyüzüne çıkaran ekonomi programları kaçınılmaz oluyor. Tamam, reel sektör şimdi sıkıntıda ama iş insanları bu sıkıntıların kaynağının aslında nerede olduğunu görmüyorlar mı? Çoğu elbette görüyor. Bu durumda, önce bir özeleştiri yapmaları gerekmiyor mu? Özeleştirinin gerçekçi olması için, bundan sonra bu tip dengeleri sarsıcı politikalara yeltenildiğinde yetkilileri uyarmaları gerekiyor. Ama bunca yılın deneyimi, bu tür uyarıların yapılması, yapılsa bile dinlenilmesi ihtimalinin düşük olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla, bu topraklarda daha nice ‘istikrar’ programı açıklanır, şikâyetler dile getirilir, sonra programlar rafa kalkar ve o rafta ‘istikrarlı’ bir huzur içinde tozlanırlar. Ne yazık ki böyle. Umarım yanılıyorumdur.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com