Başlıktaki soruyu ben sormuyorum. Bu sorunun sahibi yıllarını Hazine’ye vermiş, kamudaki görevi bitince de köşesine çekilmemiş bir eski bir bürokrat, eski bir Hazineci…

Bana gönderdiği uzun mesaja “İktidar sözcüleri zaman zaman ülkemizde kamu borç stokunun çok olmadığını söylüyor. Bunun üzerine birkaç kelâm etmenin yararlı olacağını düşündüm” diye başlıyor.

Bu görüşlerde ilk bakışta haklılık payı olduğunun altını çizen eski Hazineci “Doğrudur, uluslararası karşılaştırma yapılırken her zaman kamu borç stokunun milli gelire oranı dikkate alınır; yani reel borç, nominal stokun GSYH’ye oranıdır ama kritik bir hatırlatma yapayım, stok anapara demektir. Yani nominal borç stokunun içinde ödenecek faizler yoktur” diyor ve konuyu Türkiye’nin borç yüküne getiriyor.

Ben en iyisi sözü uzmanına bırakayım:

“Faiz yükünü baştan bilmek zordur!

Hazine’nin ilk borçlanma anında nominal değer olarak kaydettiği miktar, stok olarak izlenir. Çünkü faizi baştan kaydetmek zordur. Özellikle değişken faizli ve uzun vadeli borçlanma senetleri için nasıl kayıt yapılacağı konusu çözümlenmeden, anaparanın yanına faizi de koyarak toplam borç yükünü izlemek tartışmalı olabilir. Çünkü faiz hesaplanırken kullanılacak döviz, enflasyon ve faiz varsayımları herkese göre değişecektir.

Bu bağlamda, kamu borç yöneticileri, nominal stokun (anaparanın) GSYH’ye oranını öne çıkarırlar. Oran Türkiye için, geçen yıl sonunda, yüzde 30’un biraz altındaydı. Buna karşılık ABD, Japonya, Belçika, İtalya gibi ülkelerde yüzde 100’lük, hatta yüzde 200’lük oranlar söz konusu. Olaya bu zaviyeden bakınca bizim oran ehven.

“Benim bakış açım başka”

Bizim anapara (stok) toplamımızın, milli gelire oranlayınca aşırı görünmediği doğrudur. Tamam. Ama faizleri ve stokun enstrüman yapısını dikkate alınca resim aynı mı?

Önce enstrüman yapısına dikkatinizi çekmek isterim. Toplam kamu borç stokunun (anapara) yüzde 52’si altın ve döviz. Hiç yeni borç alınmasa bile, döviz kuru ve altın fiyatlarındaki değişim sonucu, anapara (stok) durduğu yerde şişiyor, büyüyor. Hazine’nin ödemesi gereken miktar artıyor.

Mart 2026 itibariyle stokun sadece yüzde 33’ü sabit faizli lira enstrümanlardan oluşuyor. Diğer bir deyimle faiz veya kur değişse bile bu borçlanma senetlerinin anapara ve faiz ödemeleri etkilenmiyor. Bu arada hatırlamakta yarar var: Haziran 2023’te bu oran yüzde 27 imiş. Artmış. Enflasyonla mücadele edildiğinin iddia edildiği, faizlerin düşmesinin beklendiği bir dönemde Hazine sabit faizle borçlanmayı tercih eder mi? Eğer enflasyonun düşeceğine gerçekten inanıyorsa, değişken faizle borçlanıp, faiz düştükçe daha az faiz ödeyerek kamunun yükünün azalmasını hedeflemesi gerekmez mi?

“Faiz mi haram, enflasyon mu?”

Ancak değişken faizle borçlanmanın da başka bir riski var. Uzun söze gerek yok. Eski Kamu Finansmanı Genel Müdürü Coşkun Cangöz’ün harika bir çalışmasını örnek vereyim. Coşkun Cangöz, “Faiz mi haram, enflasyon mu” başlıklı harika çalışmasında, TÜFE’ye endeksli kağıtların anaparasının bugün itibariyle yaklaşık 605 milyar lira olduğunu belirtiyor. Ardından OVP, IMF varsayımı ve piyasaların enflasyon beklentisine göre 2027-2033 verilerine dayanarak hesaplamalar yapıyor. Ödemelerin OVP varsayımlarına göre 2,7 trilyon liraya, piyasa beklentilerine göre ise yaklaşık 4 trilyon liraya ulaştığını hesaplıyor. Aradaki farkın 1,3 trilyon liraya olduğuna dikkat çekiyor.

605 milyar nere 4 trilyon nere! Nominal stok (anapara) üzerinden yapılan hesaplamada bu tutar esas alınıyor. Oysa hesaba faizleri de katınca iş değişiyor. Hazine de ödeme projeksiyonları yayınlıyor. Hiç yeni borçlanma yapılmasa ödenecek anapara ve faizler hesaplanıyor. Sadece iç borçlar için anapara borç toplamı 8,7 trilyon lira iken ödenecek faizin 9,2 trilyon lira olduğunu görüyoruz.

“Onların borcu kendi paralarıyla…”

Demem o ki; evet ABD, Japonya, İtalya, Belçika yüzde 100’lerin üstünde reel borç stoku büyüklüğü taşıyor. Ancak borçları kendi paralarıyla. Dövizle borçlanmamışlar. İkincisi yıllık faizleri yüzde 1-4 aralığında. Bizim aylık faizlerimiz kadar.

Bizim kamu borcumuzun bu faiz ve enstrüman yapısının sonucunda sarsıcı bir tablo ortaya çıkıyor.

Hazine’nin borç stoku önceleri 5-9 yıl arasında katlanırken, artık 1,5–2 yılda bir katlanma hızına erişti. 2018’deki rejim değişikliği ve rahip krizinden sonraki bu hızlanmanın bir nedeni de döviz ve altın ağırlıklı borçlanma. Diğer neden de aşırı yüksek faiz ödemeleri için de yeni borç alınması.

Normal şartlarda, yani enflasyonla mücadele edildiği durumlarda, kamu bütçesinde faiz dışı harcamalar kısılır. Tüketimi düşürmek için azaltılır. Gelirler artınca, faiz dışı fazla yaratılır. Bu fazla ile borç faizleri ödenir, faizler için yeni borçlanma yapılmaz. Böylelikle piyasalarda faiz baskısı azalmış olur.

Görüldüğü gibi bizde bunların hiçbiri yok. Yüksek faiz ödemeleri ile gelir dağılımı daha da bozuluyor. Yüksek faiz ödemeleri ile geliri artanlar daha fazla harcama yaparak talebi kısma mücadelesine sekte vuruyor.

Dolayısıyla sadece anaparaya (stoka) bakınca, işin yüksek faiz ve katlanma hızı tarafının etkileri unutulmuş oluyor.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com