TÜİK ekim ayının TÜFE artışını yüzde 2,58 olarak açıkladı. Bu oran tahminlerden bir miktar yüksek. Ne var ki vatandaşın açıklanan orana bakışı yine de kuşku dolu ve bu oran da inandırıcı bulunmuyor.
Ekim ayının oranı geçen yılın aynı ayındaki yüzde 2,55’in çok az da olsa üstünde gelince yıllık enflasyon da yönünü yine çok az olmakla birlikte yukarı çevirdi. Eylül sonunda yüzde 29,73 düzeyine gerileyen yıllık artış, ekim sonunda yüzde 29,77’ye çıktı.
Yıllık oranın ekimde gerilemeye devam etmesi, kasım ve aralıkta ise yeniden artış göstermesi bekleniyordu. Bu eğilim bir ay önce yaşanmış oldu.
Kasım ve aralıkta geçen yıl yüzde 0,87 ve yüzde 0,89 artışlar yaşandığı ve bu yıl bu düzeylerde kalmanın olağanüstü gelişmeler ortaya çıkmadığı sürece mümkün olmadığı ortada. Savaş tümüyle biter, petrol fiyatları 90, hatta 80 dolarlara gerilerse belki tabii ki ama bu yaşanmadığı ve mevcut gidişat sürdüğü takdirde son iki ayda öyle yüzde 1’in altında kalan oranlar şu aşamada hayal. Kasım ve aralıkta aylık artışlar yüzde 1 bile olsa yıllık oran yüzde 30’un üstünde gerçekleşecek. Dolayısıyla 2026 enflasyonunun yüzde 30’un altına indirilmesinin artık neredeyse tümüyle mümkün olmaktan çıktığı söylenebilir.
Kasım ve aralıktaki artışlar yüzde 1 değil de yüzde 1,5 olursa o zaman yıllık enflasyon yüzde 31,4’e çıkacak, bu da göz önünde bulundurulmalı.
Enflasyon farkı
Kasım ve aralık için aylık yüzde 1,5 artışlar makul. Daha yüksek oranlar görülebilir ama daha aşağısı sürpriz sayılır.
Son dört aydaki TÜFE artışı yüzde 8,29 oldu. Kasım ve aralıkta da yüzde 1,5’lik oranlar yaşanması halinde altı aylık artış yüzde 11,56’yı bulacak. Tabii ki yüzde 1,5’i aşan artışlarda altı aylık oran daha da büyüyecek.
2027’nin başında 2026’nın ikinci yarısı için enflasyon farkı olarak uygulanacak oran da çok büyük olasılıkla yüzde 11,5 dolayında olacak.
Bu oranın üstüne verileceği söylenen fark ne kadar olur, bu fark geçmişten gelen kayıpları ne ölçüde telafi eder, bilmek zor. Ancak daha önce de yazdığım gibi altı ayda bir verilen enflasyon farkları görünürde kayıp oluşmasını engelliyor gibiyse de reel anlamda her altı ayda bir biriken yüklü bir kayıp söz konusu.
Orana niye inanılmıyor?
Kimi aylar var ki TÜİK’in açıkladığı oran, tahminlerin epeyce altında kalıyor ve gerçekten çok düşük bulunuyor. Bu kez ekim ayında tahminlerden yüksek gelen bir oran söz konusu ama vatandaş bu orana da kuşkuyla yaklaşıyor, hatta kuşkunun bir adım ötesine geçilip açıklanan oranın gerçeği yansıtmadığı dile getiriliyor.
Peki bu düşüncenin temelinde ne yatıyor?
En başta geçmişten gelen güvensizlik. Hem TÜİK’e, hem de tüm kurumlara olan güvensizlik. Hele hele son dönemde yaşanan fon vurgunu ve rezaletinden sonra kamuda hangi kurumun güvenilirliği tartışma konusu olmadı ki. Bu toz duman içinde TÜİK hiç tartışılmayacak bir oran açıklasa bile o yıllar önce yok olan güven var ya, onu yerine koyamadıktan sonra aylık artış değil 2,58, yüzde 3,58 de açıklansa inanılmayacaktı, 4,58 de açıklansa.
Ayrıca hanelerin geliri düştükçe harcamada ilk sıraları barınma ve gıda alır, bu kalemlere çok daha fazla para ayırmak gerekir. Bu yalnızca Türkiye’de değil, tüm ülkelerde geçerli olan bir durum. Türkiye’de bu son yıllarda daha da belirgin hâl aldı. Gelir dağılımı bozuldukça ve yoksulluk arttıkça gıda ve barınmaya daha çok pay ayrılmak durumunda kalınıyor.
Enflasyon mu, hayat pahalılığı mı?
Karıştırılan, karıştırıldığı için de enflasyon oranının yanlış yorumlanmasına yol açan iki kavram var.
Türkiye’de enflasyon ile hayat pahalılığı kavramları karıştırılıyor. Aslında bunu en çok körükleyen ve kavramların karıştırılmasından medet umanlar da ekonomi yönetimleri.
Onlar istiyor ki enflasyon düştüğünde vatandaş bunu hayat pahalılığının azalması gibi algılasın. Oysa enflasyon düşerken hayat pahalılığı pekâlâ artar, bunu tabii ki onlar da gayet iyi biliyor. Nitekim Türkiye’de olan da budur.
Kaldı ki Türkiye’de enflasyon da öyle kayda değer bir ölçüde düşmüyor, işte bir yılı aşkın süredir yüzde 30’a takılıp kalındı; ama hayat pahalılığı her geçen gün daha da artıyor.
TÜİK’in ölçtüğü tabii ki yalnızca enflasyon. Hayat pahalılığı çok başka bir kavram ve onun ölçümü başka göstergelerle yapılabilir.
Ayrıca enflasyon sıfır bile olsa Türkiye’de hayat pahalılığı sorunu var, zaten temel sorun bu.
Yeniden değerleme oranı yüzde 27,83 oldu
2027 yılında uygulanacak yeniden değerleme oranı yüzde 27,83 olarak kesinleşti. Bu oranın yüzde 28 dolayında oluşacağı zaten günler öncesinden tahmin ediliyordu. Bunun nedeni YDO'yu herhangi bir kişi ya da kurumun belirlemiyor olması. Çünkü Yİ-ÜFE'de ekim sonu itibarıyla oluşan on iki aylık ortalama artış otomatik olarak bir sonraki yılın yeniden değerleme oranını veriyor.
Bu oranı çeşitli vergiler için artırma ya da azaltma yetkisi Cumhurbaşkanına tanınmış durumda. Ancak oran tüm vergiler için aynı oranda artırılıp azaltılmıyor, zaten yetki böyle düzenlenmemiş, her bir vergi kanununda sınır ayrı ayrı çiziliyor.
Toplumu en çok ilgilendiren vergilerin başında gelen motorlu taşıtlar vergisinde YDO yüzde 50 artırılarak yüzde 41,74'e çıkarılabileceği gibi, yüzde 80 düşürülerek yüzde 5,56'ya da indirilebilir. Ancak bu oranları alt-üst sınırları vermek adına aktarıyorum. 2027'de MTV artışında uygulanması beklenen oran yüzde 20 dolayında olabilir. Bu artış, yüzde 21'lik enflasyon hedefiyle de uyumlu.
Cumhurbaşkanı YDO'yu bir dizi vergide değişik oranda uygulama kararı alabiliyor ama para cezalarında bu oranın dışına çıkılamıyor. Dolayısıyla trafik cezaları da 2027'de yüzde 27,83 oranında artırılacak.
Örneğin kırmızı ışıkta geçmenin, kemer takmamanın ve cep telefonunu ele alarak konuşmanın cezası 5 bin liradan 6.391 liraya, ters yöne girmenin cezası 10 bin liradan 12.782 liraya, ehliyetsiz araç kullanmanın 40 bin olan cezası 51.132 liraya, son beş yıllık dönemde ilk kez alkollü araç kullanmanın cezası 25 bin liradan 31.957 liraya çıkacak.
• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.





