En temel ekonomik kırılganlığımız dış borca bağımlı bir ülke olmamız. Büyüme oranı potansiyelinin çok altına düşmedikçe cari işlemler açığı veriyoruz.

Yaranız varsa süper güçler işlerine geldiğinde o yarayı kaşımaktan hiç çekinmiyorlar. Türkiye’nin ‘kaşınma’ deneyimi az değil. En yakın örneği 2018’de yaşananlar. Ne olup bittiğini artık tekrarlamaya gerek yok; malum, Trump’ın mesajları ve arkasından gelen ekonomik daralma.

‘Yara’dan kasıt ekonomik kırılganlıklar. Kaşınmaya en müsait yara ise dış borç ödeme kapasitesi. Bu kapasite ne kadar düşükse o kadar kırılgan oluyorsunuz. Sadece süper güçlerin kaşıması da gerekmiyor. ‘Kendi ayağınıza kurşun sıkabilirsiniz’ mesela; ekonomide yaptığınız büyük gaflar, kırılgansanız, yerli ve milli bir kriz çıkarmak için biçilmiş kaftan oluyor. Ya da siz ‘uslu’ duruyorsunuzdur da küresel krizde olduğu gibi küresel finansal piyasalar deprem geçiriyordur. Yine başınız derde girer.

En temel ekonomik kırılganlığımız dış borca bağımlı olmamız

Bu açıdan bakıldığında en temel ekonomik kırılganlığımız dış borca bağımlı bir ülke olmamız. Büyüme oranı potansiyelinin çok altına düşmedikçe cari işlemler açığı veriyoruz. Döviz gelirlerimiz döviz giderlerimizi karşılamadığı için dışarıdan borçlanmamız gerekiyor. Zamanla bu borçlar birikiyor. Elin oğlu ve elbette kızı borcunuzun birikmesini öylece seyretmiyor elbette. Bu çerçevede dış borç ödeme kapasitesi ön plana çıkıyor.

Dış borcun mal ve hizmet ihracat gelirine oranı ekonomi yazınında kullanılan borç ödeme kapasitesi göstergelerinden biri. Ülkenin risk primi ile bu oran arasında yakın bir ilişki var. Borç arttıkça, diğer unsurlar aynı kalmak üzere, risk priminin artması beklenir. Önemlisi, bu ilişki doğrusal değil. Yani, borç bir birim artarken risk primi hep sabit bir oranda yükselmiyor; giderek daha yüksek oranda artıyor. Öte yandan risk priminin tek belirleyicisi bu oran değil. Yine aynı örnek: Trump’ın tweet mesajları ile birkaç günde risk primimiz sıçradı. O birkaç günde borcun mal ve hizmet ihracat gelirine oranı değişmedi ama. Dolayısıyla başka unsurlar da var. Burada önemli olan risk primini belirleyen temel unsurun dış borç ödeme kapasitesi olması.

Bu kapasite düşükse, yeterince büyük bir dışsal şok risk primini sıçratıyor. Zira, yurtdışından yeni borç bulmakta zorlanıyorsunuz, dahası yabancılar paralarını yurtdışına transfer ediyorlar, yerliler de dövize yöneliyorlar. Dış borçlanma faizi, kur ve yurtiçi faiz el ele sıçrıyorlar. Gerisi malum; şirketlerin faaliyet hacimlerini düşürmeleri, işçi çıkarmaları, yurtiçi talebin düşmesi, bankaların kredi musluklarını kısması, dış borçla ilişkisi olamayan şirketlerin de zor duruma düşmesi, yeniden işçi çıkarmalar… Kriz, kısacası.

Dış borcun son bir yılın mal ve hizmet gelirine oranı 1,73

Mal ve hizmet ihracatı (GSYH’nin alt kalemi) verisi 1995’ten başlıyor. 1995-2025 döneminde (çeyreklik veriler kullanıldığında) dış borcun son bir yılın mal ve hizmet gelirine oranı 1,73. En yüksek değerler 2001 krizi öncesinde ve hemen sonrasında gözleniyor. 1999’un son çeyreği ile 2003’ün son çeyreği arasındaki dönemde, oran, 2-2,3 arasında seyrediyor. Ondan sonra düşüyor. Ama 2016-2017 döneminde tekrar 2’nin üzerine çıktığı çeyrekler var. 2022 ortası-2023 sonu arasındaki ortalaması ise 1,32. Son birkaç çeyrektir bir artış eğilimi var. Son veri 2025’in üçüncü çeyreği için: 1,45. Tarihsel ortalamanın ve tehlike sınırının altında ama yükselişe dikkat etmekte yarar var. Döviz cinsinden borçlanma yerli para cinsinden borçlanmaya kıyasla cazibesini korudukça bu eğilimin sürmesi beklenir. Dışarıdan borçlanmayı zorlaştırıcı alternatif mikro ve makro ihtiyati önlemler için şimdiden çalışmakta yarar var.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com