Bizim çocukluğumuzda ana babalar ne bizler gibiydi ne de bugünküler gibi. İkinci Dünya Savaşının yokluğunu yaşamış disiplinli, sert ama aynı zamanda cumhuriyetin o inanılmaz hamlelerini görmüş, geleceğe umutla bakan insanlardı. Bazen işler kötü gitse bile Atatürk’ün yarattığı o büyük atılımı akıllarına getirir ve umutlarını asla yitirmezlerdi. Ama dediğim gibi o sıkıntılı günlerin de etkisiyle olsa gerek disiplinli ve sert insanlardı. Yaramazlık yaptığımızda tokadı yerdik, dedikodu yapmışsak, küfürlü konuşmuşsak ağzımıza biber sürme tehdidi gelirdi hemen. Ben çocukken epey tokat yediysem de ağzıma hiç biber sürülmedi ama o tehdit hep orada durdu.
Biz sokaklarda büyüdük, okuldan gelir gelmez hemen sokağa çıkar mahallenin çocuklarıyla buluşur, akşam babamız eve gelip de annemiz bizi yemeğe çağırıncaya kadar dışarıda oynardık. Türlü, çeşitli oyunlar vardı oynadığımız: Kızlı erkekli körebe, saklambaç, yakan top, dokuztaş, ip atlama, birdirbir ve erkek çocuklar olarak tabii ki futbol. Bugünkü gibi devasa apartmanlar yoktu o zaman, evler iki katlı, apartmanlar da 4 -5 katlıydı. Annemiz pencereyi açıp bağırdığında duyar ve eve giderdik.
Şimdiki çocukların oyuncakları gibi oyuncaklarımız yoktu. Çoğumuz kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Basit şeylerdi bunlar. Bir sopa alırdık elimize biraz uzunsa o at olurdu, biraz kısaysa hayali arabamızın direksiyonu. Kendi tornetimizi (bir çeşit skuter) kendimiz düz bir tahtanın dört köşesine tekerlek yerine kullandığımız rulmanları çakarak yapardık. Kar yağdığında tornetin rulmanlarını söker bu kez aynı şeyi kızak olarak kullanırdık. Kız çocukların bebeklerinin çoğu bezden yapılmaydı. Anneler ya da büyük anneler yapardı o bez bebekleri. Taş bebek denilen plastik bebeklere sahip olan kızlar, arkadaşları tarafından kıskanılırdı.
Televizyon da yoktu. En büyük keyfimiz akşam olunca yemekten sonra sobanın üzerinde kestane pişirip ya da yoldan geçen bozacıdan boza alıp radyo tiyatrosu dinlemekti. Elektrikler, sular kesilirdi sıklıkla. Nüfus artıp yeni yerleşim yerleri ortaya çıktıkça, barajlar yetersiz kalmış ve bu kesintiler daha da artmıştı. Herkesin evinde su kesilmesine karşı depolar vardı. Telefonu, buzdolabı, çamaşır makinesi olan ev sayısı çok azdı. Araba sayısı sınırlıydı.
Şimdi düşünüyorum da elektrik ve su kesintilerine, telefonun, televizyonun yokluğuna karşın çok daha ileri, temiz, ahlâklı bir toplummuşuz o zamanlar. Mahallenin küçücük çocukları önlüklerimizi giyer, yürüyerek ilkokulumuza giderdik. Ana babalarımız başımıza bir şey geleceğini düşünmezdi bile. Çünkü öyle bir şey olmazdı. Bütün çocuklar aynı önlükleri giydiği için kim zengin kim fakir anlaşılmaz, kimseye farklı davranılmazdı. Ana babalar da öğretmenlerden çocuklarına farklı davranılmasını istemezdi. Hiçbirimiz girdiğimiz sınavlarda birilerine farklı davranıldığından kuşkulanmazdık. Çünkü farklı davranılmazdı. Hocalarımız güler yüzlüydü, geçim dertleri yok gibiydi sanki. Ama o güler yüzlerine karşılık saygı göstermemizi gerektirecek disiplinli tavırları vardı. Gülüp eğlenmeyi de bilirdik, saygı göstermeyi de. Bugünkü gibi çoğunluğu gülmeyen, eğlenmeyi bilmeyen, saygıdan nasibini almamış, somurtan insanların olduğu bir toplum değildi o zamanın toplumu. Çünkü bugünkü kuşaklar gibi umutsuzluk yüklü değildik.
Yakın zamana kadar şu soru düşerdi aklıma: Bizi o kısıtlı koşullarda geleceğe umutla bakmaya yönelten neydi? Yanıtı çok basitmiş aslında: Atatürk devrimleri. Onlar iyi kötü uygulanırken geleceğe umutla bakmamak için bir neden yokmuş.
İnsan bazı şeyleri yitirmeden değerini tam anlayamıyor.
• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.