Trump ve Neo-merkantilizmin Geri Dönüşü

Son dönemde küresel ekonomi haberlerini takip eden herkesin zihninde benzer bir soru dolaşıyor: ABD, onlarca yıldır savunduğu serbest ticaret düzeninden bilinçli olarak mı uzaklaşıyor? Trump’ın ekonomi politikaları, tarife uygulamaları, Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi ve İran üzerinden yürüttüğü baskı stratejisi birlikte okunduğunda, bu soruya kayıtsız kalmak giderek zorlaşıyor. Görünen o ki, Washington serbest piyasanın hakemi olmaktan çıkıp, güce dayalı bir ekonomik düzenin mimarlığına soyunuyor.

Merkantilizm kavramı genellikle tarih kitaplarında kalmış bir ekonomi politikası olarak anlatılır. 16. ve 18. yüzyıllar arasında hâkim olan bu yaklaşımda ticaret sıfır toplamlı bir oyun olarak görülür; bir ülkenin kazancı, diğerinin kaybıdır. Amaç dış ticaret fazlası vermek, ithalatı kısmak, ihracatı artırmak ve devlet eliyle ekonomik gücü siyasi ve askeri güce dönüştürmektir. Bugün Trump’ın kullandığı dil ve attığı adımlar, bu zihniyetle şaşırtıcı derecede örtüşmektedir.

Trump’ın tarife politikaları bu dönüşümün en somut göstergesidir. Çin’den Avrupa Birliği’ne, Meksika’dan Kanada’ya kadar uzanan gümrük vergileri zinciri, serbest ticaretin temel varsayımlarını fiilen askıya almıştır. Ticaret açığını bir ekonomik denge meselesi değil, ulusal bir aşağılanma olarak tanımlayan Trump, ithalatı ABD’nin “soyulması” şeklinde çerçevelemektedir. Bu yaklaşım, karşılaştırmalı üstünlük teorisinden çok, merkantilist bir “kazanan–kaybeden” mantığına dayanmaktadır.

Venezuela örneği ise ekonomi ile zor gücünün nasıl iç içe geçtiğini açık biçimde gösteriyor. Burada ekonomi, diplomasinin bir aracı olmaktan çıkıp doğrudan jeopolitiğin silahı haline gelmiş durumda. Bu yaklaşım, klasik merkantilizmin kaynaklar ve ticaret yolları için güç kullanma anlayışını hatırlatıyor.

İran’a yönelik söylemler de aynı çerçevenin bir parçası. “İran’la iş yapan herkes cezalandırılır” yaklaşımı, yalnızca Tahran’ı değil, ABD dışındaki tüm ülkelerin ticaret egemenliğini hedef alıyor. İkincil yaptırımlar ve şimdi gündeme gelen tarife tehditleri, ticareti serbest bir mübadele alanı olmaktan çıkarıp denetlenen ve silahlandırılmış bir güç alanına dönüştürüyor. Bu, çok taraflı ticaret düzeniyle açık bir kopuş anlamına geliyor.

Trump’ın sıkça kullandığı “Önce Amerika” sloganı, bu dönüşümün ideolojik çerçevesini özetliyor. Küresel refahın ya da ortak kazanımların bir önemi yok; önemli olan ulusal bilanço. Ticaret ilişkileri ekonomik iş birlikleri olmaktan ziyade birer sadakat testine dönüşüyor. Müttefik ile rakip arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor; herkes potansiyel bir pazarlık nesnesi haline geliyor.

Elbette bu yaklaşım klasik merkantilizmin birebir geri dönüşü değil. ABD kapalı bir ekonomi kurmuyor, altın rezervi biriktirme hedefi gütmüyor ya da özel sektörü tamamen devlet kontrolüne almıyor. Ancak korumacı, müdahaleci ve jeopolitik öncelikleri ekonomik aklın önüne koyan bu çerçeve, açık biçimde neo-merkantilist bir yönelime işaret ediyor.

Asıl kırılma noktası ise ekonomi ile ahlak arasındaki ilişkinin kopmasıdır. Trump çizgisinde ticaretin ahlaki bir boyutu yoktur; güçlü olan kural koyar, ekonomik zarar siyasi hedefler için meşru kabul edilir. Bu yaklaşım kısa vadede iç politikada destek üretebilir. Ancak uzun vadede küresel güvensizlik, ticaret savaşları, bloklaşma ve kalıcı enflasyonist baskılar yaratması kaçınılmazdır.

Sonuç olarak Trump’ın tarifeleri, Venezuela’ya yönelik askeri-ekonomik baskısı ve İran söylemleri birlikte değerlendirildiğinde, ABD’nin serbest ticaretin lideri rolünden uzaklaşıp güce dayalı bir neo-merkantilist düzene yöneldiğini söylemek abartı değildir. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda ahlaki ve kurumsal bir kırılmadır. Küresel düzen açısından asıl soru ise şudur: Dünya, bu yeni oyunun kurallarına ne kadar süre dayanabilir?